Necip Tosun: Edebiyat ve Hayat

Edebiyat; düşünce, hayat ve güzellik algısının edebî metinde kristalize olmasıdır. Edebiyat bize hiçbir disiplinin veremeyeceği ruhun ayrıntılarını aktarır, ötekini anlamamızı sağlar ve hayatın çelişkilerini işaret eder. Hayatta yaşadığımız hayal kırıklıklarımızın nedenlerini anlatır, insanın bilmediğimiz yönlerine ışık tutar, karanlık noktalarını aydınlatır. Edebiyat ötekinden söz ederken, bize başkalarının acılarına bakmayı, anlamayı, giderek hissetmeyi öğreterek başka hiçbir disiplinin yapamayacağı empati duygusu uyandırır. İnsan o kahramanların mutluluklarıyla sevinir, acılarıyla üzülür onlarla benzer duyguları yaşar. Dolayısıyla edebiyat bize ayna olur, kendimizi, ötekini tanıtır. Edebiyatla bir duygumuz olduğunu öğrenir, başka insanlarla pek çok ortak yanımızı keşfeder, acının ortak olduğunun ayrımına varırız. Edebiyat yaşadığımız onca duygunun nedenlerini, varoluşlarını dillendirir ve onları tanıma imkânı sunar. Bilgiyle değil, duyguyla seslendiği için kesin inançları sarsar ve olaya, duruma farklı bakış açılarından bakmamızı sağlar. Bir insanın iç sesini dışarıya vererek, çok sesli bir dünyanın varlığını duyurur ve insan denen muammanın gerçek yüzünü ortaya çıkarır. Şüphe, kaygı, kötülük, merhamet, vicdan gibi duyguların sesi olur. Bu nedenle yapılan pek çok kötülüğün perde arkasında yatan duyguları böylece öğrenmiş oluruz.

Edebiyat kitapları okumak kimseyi bir meslek sahibi yapmaz, kimse bu kitapları okuyarak bahçıvan, makine mühendisi ya da doktor olmaz. Pozitif bilimlerde olduğu gibi edebiyat, okuruna belgeler, ispatlar sunmaz. Ancak hayatı keşfedecek yeni ipuçları sunar. Onu anlamamızı sağlar ve bulunduğumuz kötü dünyaya mahkûm olmadığımızı gösterir. Bize kim olduğumuzu, nerden gelip nereye gittiğimizi anlatır. Bize ufuk verir, hayal etmeyi, sevmeyi öğretir. Vicdan, merhamet ve adalet duygusunu hatırlatır. Edebiyat düşlerle, gerçeküstü kurmacalarla bizi hakikate ulaştırır. Bize hayata ilişkin yaşadığımız düş kırıklıklarının nedenini açıklar, pek çok insanla birlikte aynı düşleri görmemizi sağlar ve hayata ilişkin yeni bir bakış açısı kazandırır. Yaşadığımız ama ifade edemediğimiz durumları, duyguları ifşa eder. Hiç kuşkusuz edebiyat olmasaydı, insanın pek çok yanı gizli, örtük kalacak, tutkularımız, hayallerimiz ortaya çıkamayacaktı. Böylece edebiyat düzmece, kurmaca ve yalan dünyalarla hakikati işaret eder.

Edebiyat, insana hayat karşısında bir birikim ve bilinç aktarır. Yaşananları yorumlar, gelecek tasarımında bulunur. Okuru uyarır, sarsar ve yüce, erdemli duygulara çağırır. Edebiyatçının üretim aşamasında böyle bir niyeti olmasa bile sonuç budur. Çünkü edebiyat kişisel olarak üretilir ama toplumsal olarak tüketilir. Bu yönüyle edebiyat gücünü “hayata müdahale”den alır. Bu güçten kastımız, toplumu, insanı değiştirme, dönüştürme, ona hissetmediği duyguları sezdirme kabiliyetidir.

Edebiyat, adalet arayışımızın, dünyayı anlama, kavrama serüvenimizin, nihayet kendimize varma çabamızın bir sonucudur. Çağımızda aklın, zekânın her şeyi kavramada yetersiz olduğu görüldü. İşte edebiyat, gerçeğin arkasındaki görünmeyeni, hakikati bize bildirir. Sanat, edebiyat bunun için de sezgimizi harekete geçirir. Hakikat her zaman sis ve kaos içinde gizlidir. Edebiyatın görevi onu ortaya çıkarmak, ayan etmektir. Dünya, sahteliği, ikiyüzlülüğü, körlüğü geçer akçe yapmaya çalışırken, edebiyat bunu iyiliğe, güzelliğe, samimiyete çevirmenin yollarını açıklar. İnsanların durumunu açık etmeyen edebiyat güçsüzdür, sönüktür. Çağının tanığı olarak utanç duygusundan kurtulmak, görmedim, duymadım dememek için edebiyat söz alır. Edebiyatın hedefi birey olmak, özgür kalmak ve dünyanın künhüne varmak arayışıdır.

Edebiyat insanlığın hafızasıdır. Kuşkusuz insanın yaşadığı tecrübeler kutsaldır. Ama kimileri çok özel ve bir duruma hastır. Genelleştirilemez. Edebiyat ise genelleştirilebilir, bütün insanlığa ve zamanlara teşmil edilebilecek insanlık tecrübelerini işler. Bu tecrübeler zaten kalıcı olur ve yarınlara taşar. Eğer bu deneyim kişiselliği aşıp evrenselliğe, tüm insanlığı ilgilendirecek bir yapı taşıyorsa edebiyatın konusu olur. İnsanlığın yaşadığı, büyük dramları, trajedileri yorumları aktarır. Savaşların, iktidar mücadelelerinin perde arkasını aralar. Shakespeare’nin yaptığı tam da budur: “Shakespeare dramatik düzeyden kozmik düzeye, politik düzeyden duygusal ve ruhsal düzeye, insanlık tarafından bilinen her şeyden tanrısal ve bilinmeyen şeylere kadar aydınlatıcı tüm gerçeği görmüş, şaşırtıcı bir biçimde bize de göstermiştir.” Edebiyat kurallarla, disiplinlerle ilgilenmez. O insanın yaşadığı depremlerle, acılarla, değişim ve sarsıntılarla ilgilenir. İnsanın içinde akıp giden duyguları deneyimler, tutkuları, sevgileri kaydeder. İnsanı bir kurallar içinde değil bir duygular âleminde kayda geçirir. İnsanın iktidar (Kral Lear) ya da suç (Suç ve Ceza) karşısındaki deneyimini irdeler. Açlığın (Kunut Hamsun –Açlık) biyolojik yanını değil psikolojik yansımalarını izler. Bireyin yaşadığı tüm bu duyguları kayda geçirir. Okur da insan sayısı kadar çok sesli bir dünyanın içinde olduğunu, bir fani olarak zavallılığını da eşrefi mahlûkat olarak güçlülüğünü de sezer, büyük, zengin bir dünyanın insanı olduğunun erdemine varır. Zaten bir edebiyat okuru, kendi hayatını ve dünyayı anlamak için kitabın başını oturmuştur: “İnsanı okumaya yönelten güdülerden biri de, gündelik deneyimlere ve toplumsal hayatın şekline ilişkin daha derinlikli bir algı kazanma umududur. Edebiyatın dünyevi bilgiyle ilişkisi sadece negatif yahut muhalif bir nitelik taşımaz; edebiyatın, şeylerin nasıl olduğuna dair algımızı geliştirme, genişletme ve yeniden düzenleme gücü de vardır.”

Edebiyat birikimi yansıtır ve insanlığın medeniyet birikimini gelecek kuşaklara aktarır. Onu yeniler ve gizlerini ortaya çıkarır. Mevlanâ birikimi vaaz ile değil, hikâye ve şiirle ifade eder. Fabllara başvurur. Dosteyevski Suç ve Ceza’da Rasknolnikov’a suç işleterek, merhamet, katil, suç, ceza, Tanrı, toplum kavramları etrafından hukuk terminolojisini alt üst edecek hukuk tartışması başlatır. Tolstoy Savaş ve Barış’ta her iki olguya nüfuz eder, gizlerini ortaya çıkarır. Hem de başka disiplinlerle ortaya konamayan yeni düşünceleri ortaya koyar. Çünkü elinde hem kurmacanın gücü hem de insanlık denen büyük bir giz vardır. Sait Faik İstanbul’u gezgin gibi aktarmaz adeta ruhunun fotoğrafını çeker. Sezai Karakoç şiirleri okunmadan Orta Doğu’da şu an olup biteni anlamamız imkânsızdır. Çünkü edebiyat gündelik hayatın puslu gözlüğü ile göremeyeceğimiz dünyaları bize gösterir. Bilginin, aklın ötesine geçip sezdirir, yeni ufuklar açar. Edebiyat insanların vaktini öldürmez, bereketlendirir, çoğaltır, zenginleştirir. Bir vaazdan, felsefi metinden, hukuk tartışmalarından çok daha fazla bir deneyimi, ufuk açıcı gözlemleri aktarır. Bunlar kuru bilgi değil, sarsıcı tecrübe örnekleridir, temsillerdir.

Edebiyat olmasa Yunus gibi inancımızı, Köroğlu gibi başkaldırımızı, Şeyh Galib gibi aşkımızı anlatamazdık. Edebiyat olmasa Moğol yağmasının açtığı yaraları Mevlanâ ile saramaz, atlatamazdık. Edebiyat olmasa emperyalistlere olan öfkemizi Mehmet Akif vasıtasıyla haykıramazdık. Edebiyat olmasa Binbir Gece biriktirdiğimiz hakikatleri birbirimize aktaramazdık. Masumların kanı ve sömürü üzerine oturmuş emperyalist bir dünyanın farkına ancak edebiyatın sezgileri ve keşifleriyle varırız.

Edebiyatın en temel işlevlerinden biri eğlenerek öğretmesidir. Fablların, masalların en temel işlevlerinden biri budur. Fabllar hem herkesin okuyabileceği, halkın anlayabileceği, olayların eğlencelik bir biçimde hikâye edilmesi hem de içinde hikmetlerin, öğütlerin, tecrübe ve birikimlerin yansıtılması amacıyla yazılmış hikmetler, öğütler kitaplarıdır. Basit ve eğlenceli görünmesine karşın arkasında felsefe ve bilgelik barındırır. Bütün bunların da hayvanlar arasında geçen olaylara uygulanması hikmet ve edep derslerini yumuşatır, okunur kılar. Kitap böylece didaktik olmaktan kurtulmuş dilden dile, zamandan zamana aktarılan sembolik bir güce kavuşmuştur. Aslında böylece bilge ve hikmetler herkesin anlayabileceği bir dile, eğlencelik olaylara çevrilmiş olur. Güler yüzlü ve eğlenceli hâli seçilen yöntemdendir. Öz ve yararlılık temel ilkedir. İnsanlara bilgeliği ve erdemi hatırlatır. Fabl, insanlık tarihi boyunca üstü örtük toplumsal eleştirinin, başkaldırının sığınağı, insanlık vicdanının şifreli dili olmuştur. Kelile ve Dimne, Marzubannâme, Tûtînâme, La Fontaine’den Masallar’ın yaptıkları budur.

Edebiyat bir topluluğun dilini geliştirir onu yarınlara aktarır. Edebiyatçı duyguları, düşünceleri açığa vururken dilin gücünden yararlanır. Edebiyatçı dili en iyi kullanan onun yeni anlamlarını bulan kişidir. Edebî metinde gündelik dil, sanat katına yükselmiştir. Yazarın kullandığı yeni dil, yeni sözcük değildir. Gündelik dilin sözcüğüdür; ama yazarın kullanımıyla yeni bir duruma kavuşmuştur. Bir başka deyişle, gündelik dildeki anlamını aşarak bir üstdile dönüşmüş, yeni bir anlam düzeneğine ulaşmıştır. Edebiyatçı dili yeniden yorumlarken, dilin yeni imkân ve sırlarını genişletir, zenginleştirir. Edebiyat dili korur, zenginleştirir, biriktirir, daha güçlü bir şekilde yarınlara aktarır. Türkçemize Yunus Emre’nin şiirlerinin katkısı büyüktür. İtalyanlar dil anlamında Dante’ye, İranlılar Firdevsi’ye, Yunanlılar Homeros’a çok şey borçludur. Dil ile konuşma, düşünce ve algı gelişir. En büyük dil taşıyıcısı edebiyat eserleridir. Televizyon bağımlısı bir toplumun dili gelişmez. Çünkü televizyon yapısı gereği avam dilini temsil eder.

Edebiyat tarihin atladığı boşlukları doldurur. Tarih, olaylarla; edebiyat, olayların etkileriyle, sarsıntılarıyla ilgilenir. Edebiyat, bilgi aktarmaz, yorumlar, nüfuz ederek o olayın arkasındaki insani yanları ortaya çıkarır. Tarih, edebiyatın sadece malzemesidir, o, oradan kendi dünyasını kurar, artık burada kurmacanın gerçekliği işlemeye başlar. Edebiyatçı, kuşkusuz muhayyilesini de devreye sokar, yeni karakterler ve durumlar yaratır ve o dönemi yansıtmaya, sanatçı sezgisiyle anlamaya, aktarmaya, yaşatmaya çalışır. Tarihçi olayları aktarırken işin duygu boyutuyla ilgilenmez, ama edebiyatın asıl ilgilendiği tarihi gerçeklerin arkasındaki insani durumlar, duygular ve davranışların nedenleridir.

Edebiyat, insanlığın çalkantılarla akıp giden varoluşsal macerasındaki dönüm noktalarını, kırılma anlarını kayda geçirmek ve bu anlara ilişkin doğru sorular sormak, karanlık yönlerine ışık olmak ister. Amacı her dönemde hayatın gizine ilişkin kalıcı fotoğraflar çekmektir. Bu süreçte dinleyenin/okurun karşısına yeni bir dil, yeni bir söylem ve giderek yeni bir gerçeklikle çıkar. Bu anlamda edebiyat, tarihsel süreç içerisinde sürekli kendini yeniler ve çağının dilini konuşur.

Edebiyat insanın sadece biyolojik bir varlık olmadığını ortaya koyarken bilgiyle aklın kuşatılmasına karşı çıkar. Edebiyatçılar bilimsel gelişmeleri de izlerler, değerlendirirler ama onlar bu gelişmeleri başka alanlara taşırlar. Edebiyatçılar, var olan, kabul edilen bilgiyle aklın kuşatılmasına karşı çıkıp görünmeyen gerçeklerin ve hayal gücünün önemini vurgulayarak bunun sanatsal yaratıcılığın temel şartı olduğunu ortaya çıkarırlar.

Bu anlamda insanlık durumları ve varoluşsal gerçekler, hayal gücünün imkânlarıyla yeniden üretilir, daha çarpıcı bir şekilde var edilir. Tarihsel süreç içerisinde mitlerin, masalların yaptıkları da budur. Kuşkusuz sanat-edebiyatın pozitif bilimlerden farkı, biraz da kullandığı malzemelerden kaynaklanır. Pozitif bilginin verileriyle, görünmeyen, bilinmeyen, tanımlanamayan bir dünyanın gizlerine eğilen edebiyat, muhayyilenin sınırlarını sonuna kadar zorlar. Bu edebiyatın yaptığı gerçeklikten kopuş, uyuşturma ve oyalama değil, dilsel tutarlılık, kurgu yetkinliği ve estetik titizlikle oluşturulan eserlerle, gerçekliği yeniden üretmektir. Bu eserler, sonsuz özgürlük alanında, ütopyanın engin denizinde yeni bir dünya yaratarak, bir başka düzlemde okurları kimi gerçeklerle yüz yüze getirir. Varlığı bilinmekle birlikte tanımlanamayan, bu dünyaya ait kılınamayan gerçekliğin üzerindeki anlamsızlık örtüsünü kaldırır, yeni bir sunumla hakikati sezdirir, okura yeni pencereler açarlar: “Sanat dünyalar kurar, dünyalar yıkar ve kızıl bir kement fırlatıp ayı gökyüzünden kendi tarafına çekebilir. Sanat, gerçek insanlardan bile daha gerçektir. Edebiyat, daima hayattan önce davranmıştır. Onu taklit etmemiş, kendi amaçlarına ulaşmak için ona biçim vermiştir. Bizim bildiğimiz kadarıyla 19. yüzyılın tamamı, büyük ölçüde Balzac’ın icadıdır. Bizler, büyük bir romancının fantezisini, düşlerini ve hayal gücünü, dipnotları ve gereksiz ilavelerle birlikte hayata geçiriyoruz yalnızca. Londra’nın üstüne yüzyıllardır sisin çöktüğü söylenir. Ama kimse görmemiştir bu bahsedilen sisleri; kimse görmediği için de, onlar hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Sanat onları keşfedene kadar, sis var olmamıştır.”

İnsanlığın büyük ütopyalarını önce büyük edebiyatçılar kurar. Edebiyatçı sezgisiyle bilimsel buluşlar için bile yol açıcı bir işlev görür. Çağdaş teknolojik ilerlemeler, devlet tasarımları edebiyatçıların gördüğü ütopyaların bir yansımasıdır.

Edebiyata yaşamımızı anlamak, onu anlamlandırmak ve ona yön vermek için bir yol yöntem aradığımız için başvururuz. Gerçekten de edebiyatta farklı zihniyetler, anlayışlar, yaklaşımlar billurlaşmış, kristalize olmuş bir dil ve anlatım bilinciyle bize sunulur. Biz de insanın ruhunda akıp giden gizleri, zaaflarını, güçlü yanlarını, itiraflarını edebiyat sayesinde öğreniriz. Edebiyat, içimizin derinliklerinde yapılan bir yolculuktur ve kitaplar bize tüm gizlerin anahtarını verir.

Edebiyatçı, eseriyle, eğer o dokunmasaydı, duygusal ve gerçek dünyada yaşam alanı bulamayacak bir duyguya, olaya, nesneye, değer / güzellik katarak, yeni bir tasarımla var edip ortaya çıkarır, hayat verir. Bunun için de imgeleri, hayal gücünü, yaratıcı yeteneğini kullanır. Sanat eseri, yaratıcı estetik bir süreçten sonra var olur ama bu da deneyimden, duygudan, bilgiden ya da çok daha değişik deneyimlerden farklı “yeni bir oluş” olarak dışlaşır. Sanatsal nesne; bilinen, genel geçer dış gerçekle düz bağlarını koparmıştır ama güzellik, estetik, evrensel duygular onda yankılanır. Bu güzellik sadece bugünü değil, dünü, yarını da kuşatır ve içinde geleceğe ilişkin bir tasarımı barındırır; her durumda yaşamımızı zenginleştirir, bir bilinç aktarır. Sadece anımsatmaz, bazen de unutturarak yeni bir dünyaya çağırır. Edebiyatçı, kurmaca yapıtında, ele aldığı izlenimleri, duyguları, durumları, gündelik hayatta gördüğümüz, bildiğimiz herhangi bir şeyden farklı bir estetik yapıya büründürürken bilimsel indirgemecilikten ve düzayak bilgiden uzak tutarak iç tutarlılıkla işleyip güzelliğe, değere ulaştırmak ister. Çünkü sanat, sadece bilgiye indirgenemez, zira kimi zaman da bilinçdışı bir süreçtir. Sezgisel bilgiyle ussal bilgi iç içe geçmiş, ruhsal/teknik bir etkinliğe dönüşmüştür.

Gazeteler ve televizyonlar çoğunlukla kendi anlayışı ve diliyle gerçeği örterler. Çünkü uyuşturma ve yönlendirme ile hareket ederler. Oysa edebiyatçı gelir-geçer olayları aşarak hakikate ulaşmaya çalışır. Edebiyatçı, herkesin bildiği durumları, olayları gazeteci gibi anlatan değil, olaylar olmadan önce hisseden, kimse duymadan işiten kişidir. Edebiyatçı, büyük olaylara, yıkımlara gidilen yolları hisseder ve eserlerinde bunu sezdirir.

Edebiyat dışı popüler eserler oyun, eğlence, vakit geçirme ve gerçekten kaçış fonksiyonunu yerine getirebilirler ancak nitelikli edebî eserler tam tersine okurunu gerçeğin içine çeker, gerçekle yüzleştirir ve gerçek dünyayı, kendimizi ve yaşananları tanımamızı sağlarlar. Bireysel, toplumsal depremler, devlet ve bireysel ütopyalar, gerçekler ve rüyalar, savaşlar, çatışmalar edebiyatın açtığı büyük anlatı evreninde dile gelir, yorumlanır, tecrübe ile kayıt altına alınır ve yarınlara aktarılır. Edebiyat bize fani, ölümlü olduğumuzu hatırlatır, bu nedenle dünyaya bu gözle bakmamızı sağlar.

Edebiyat insanlar arasında ortak bir duygu, ortak bir dil geliştirir. Edebiyat gündelik gelir geçer olayları aşıp insanlara değişmez hakikatleri aktarır. Kör siyasetin ötekileştirici, ayrıştırıcı, nefret diline karşı, edebiyatın, sanatın birleştirici ortak dili, birbirimizi anlamamızı sağlayabilir, farklı anlayışlara köprü olabilir, birbirimizin acılarını, sevinçlerini paylaşmamızı sağlayabilir. Tam da Alberto Manguel’un dediği gibi: “Hikâyeler acılarımızı teselli etmeyi ve deneyimimizi isimlendirecek kelimeleri teklif edebilirler bizlere. Hikâyeler bize kim olduğumuzu ve eleğinden geçtiğimiz bu kum saatlerinin ne olduğunu anlatabilir, bunca istismar edilmiş bir dünyada, konforlu bir mutlu sona gereksinim duymaksızın bize bir arada yaşamanın yollarını sunan bir gelecek önerebilirler.”

Edebiyat siyasetin ihmal ettiği alanları doldurur, yeni, kolektif bir bilinç oluşturur: “Edebiyat siyasetin işittiği dilin ötesini duyabilen bir kulak gibidir; siyasetin algıladığı renk skalasının ötesini görebilen bir göz gibidir. Yazar, kendi içinde ya da dışarıda, daha önce kimsenin keşfetmediği bölgeler keşfedebilir, kolektif bilinç için er geç temel alanlar oldukları ortaya çıkacak olan buluşlar yapabilir. Edebiyatın daha amaçlı bir başka tür etkisi de vardır: Dil, görü, imgelem, zihinsel çalışma, olgular arası bağlantı modelleri kabul ettirme yetisi, kısacası hem estetik hem etik her eylem projesinde, özellikle siyasal yaşamda vazgeçilmez türden modeller-değerler yaratma.” Edebiyat bize özgürlüğümüzü hatırlatır çünkü hiçbir şeyin etkisi altında kalmadan özgürce doğmuştur. Doktora tezi değildir, belgesel değildir bu yüzden tüm egemen güçlerin (iktidar, siyaset) dışında oluşmuştur.

Edebiyatsız bir dünya barbar, hoşgörüsüz ve ötekini anlamaktan uzak kaba bir dünya olurdu.

Reklamlar